Beynimizin Yüzde Kaçını Kullanıyoruz?

Sokağa çıkalım ve insanlara bu soruyu yöneltelim sizce alacağımız cevaplar nasıl olur? Absürt cevaplar hariç çoğunluk %3 ile %10 arasında bir değer söyleyecek ve arkasından şu yorumu patlatacak, biliyor musun beynimizin %100’ünü kullanabilseydik dünyayı yerinden oynatabilirdik! Bu gibi yorumları çoğu zaman duyduk hatta bizde dahil olduk gelin şimdi bu konuyu derinlemesine inceleyelim. Bu iddia bilimsel olarak büyük bir hatadır ve yanlış bilgilerin toplumda ne kadar hızlı yayılabileceğinin en güzel örneğidir. Bu iddianın kökeni  1890 yılında Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde araştırma yapmakta olan William James ve Boris Sidis’in ‘rezerve enerji teorisi’ne dayanmaktadır. Bu teoriye göre insanların ulaşabileceği en yüksek IQ değeri 250-300 arasındadır. Ve bugüne kadar yaşamış insanların sadece %3-10’luk bir dilimi 250 puan ve üzerine çıkabilmiştir. Bu teorinin yanlış yorumlanması üzerine günümüzde çok hızlı bir şekilde beynimizin sadece %3-10’unu kullanabiliyoruz bilgisi yayılmıştır. Bu yanlışın kafamıza kazınacak derecede yayılmasının başka bir sebebi 1998 yılında Dr. James Kalat’ın yaptığı araştırma sonucu gün içinde beynimizdeki bazı bölgelerin pek az aktif olduğunu tespit etmesi ve makalesinde ‘1930 yılı dolaylarında bilim insanları beynin sadece %10’unun kullanıldığını düşünmüşlerdir.’ İbaresinin yer almasından kaynaklanmaktadır. Oysaki şuan çok açık bilinen bir gerçek varsa o da beynimizde aktif olmayan tek bir hücrenin bile olmamasıdır. Sonuçta aktiflik derecesinin farklı olması kullanmadığımız anlamına gelmez. Zeka konusuna geri dönecek olursak zekamızın %3’ünü kullanabiliyoruz ibaresi başlı başına hatadır. En başında zeka kavramını sorgulamamız gerekir. Zeka kapasitesi bir canlının genetik unsurlarla sınırlandırılmış beyin kapasitesi tarafından belirlenir. Zeka kullanımı bu kapasitenin ne kadarının kullanılabildiği ile ilgilidir. Yeni sinir hücrelerini üretmenin imkansıza yakın olduğunu biliyoruz ancak pratik yaparak var olan nöronların daha aktif kullanılmasını sağlayabiliriz ve bu sayede zekamızın normalde kullandığımızdan daha fazlasını kullanabiliriz yine de bunun üst sınırı beyin kapasitemiz ile aynıdır ve %100’ü geçmez. Normalde bizler sağlık sıkıntımız yoksa zekamızın %80-90’ını kullanırız. Toplumda söylenen %3-10 gibi oranları çok ağır hastalık tablolarında bile görmemiz mümkün değildir. Böylece artık bu yanlışına dur demenin vakti geldi ve bu konuların geçtiği sohbette noktayı siz koyacaksınız 🙂

Vücudumuzdaki İkinci Beyin!

Son zamanaların popüler konusu MİKROBİYOTA,

Öncelikle mikrobiyota nedir bu sorunun cevabını verelim. Mikrobiyota vücudumuzda bizimle birlikte yaşamını sürdüren mikroskobik canlı topluluklarına verilen isimdir. Vücudumuzda 18 ayrı yerde mikrobiyota bulunur ve bunların en büyüğü toplam ağırlığı 1.4 kg olan bağırsak mikrobiyotasıdır. Bağırsaklarımızda ki mikrobiyotanın oluşmasında tükettiğimiz besinler ana rolde ancak floramızın temeli anne karnındayken ve doğum esnasında  atılıyor. Gelin bu mikroskobik canlılar hakkında daha derine inelim. 2016 yılında yapılan bir araştırmaya göre vücudumuzda bulunan toplam hücre sayısı 30 trilyon iken bağırsaklarımızda yaşayan mikroorganizma sayısı 40 trilyondur. Bu verilere bakarak aklımıza şu soru gelebilir bu vücut bizim mi yoksa onların mı? Evet tabi ki koskoca vücut mikroskopla görülebilecek minicik canlıların elinde olamaz fakat yapılan araştırmalara göre insanda anksiyete durumunda önemli rol oynadığı yönünde. Örneğin bir grup insana günlük belirli miktarda yoğurt tükettirilerek bağırsak florasında lactobacillus türünün artmasını sonucu anksiyete durumunda gözle görülür şekilde değişim olduğu kaydedilmiştir. Bu insanların daha sakin bir kişiliğe büründükleri gözlenmiştir. Hayvanlar üzerinde yapılan bir başka araştırmaya göre mikrobiyotanın eş seçiminde dahi büyük etkisi olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmada feromon adı  verilen kokusuz koku diye tabir edilen kimyasalın mikrobiyota ile değişim göstermesiyle sirke sineklerinde eş seçiminde doğrudan rolü olduğu kanıtlanmıştır. Bütün bu araştırmalara bakacak olursak ikinci beyin olarak tabir edilen bağırsaklarımızın kişiliğimiz ve davaranışlarımız üzerinde büyük etkisinin olduğunu görüyoruz. Sonuç olarak ne yersek oyuz diyebiliriz..

Tıp Fakültesinde Öğrenci Olmak

Tıp fakültesine başlamadan önce hepimiz güzel hayallerle geliriz heyecan dolu 6 yıla adım atmanın yarattığı tarifsiz mutluluk gözlerimizden okunur. Oğlum, kızım doktor olacak diye gururlanan ailelerimizin gururlarıyla gururlanırız. Karşımızda kaç yıl sonra gözlük takacağımızla ilgili iddiaya giren, gençliğiniz çürüdü geçmiş olsun diyen kişiler de olcak elbet ama içimizdeki hevesi ve mutluluğu zerre kadar azaltamayacaklar. Daha sonra bu güzel serüven koca amfilerde start verecek hocalarımızla arkadaşlarımızla tanışıp kocaman bir aile oluşturacağız. Yeri gelecek derslerimizin zorluğundan, uykusuzluktan isyan bayrağını çekeceğiz yeri gelecek öğrendiğimiz bilgiler insanların acısını dindirdiğinde dünyanın en mutlu insanı olacağız. Acısıyla tatlısıyla yıllar bir bir geçecek her geçen yıl bu dünyaya gönderilme amacımıza bir adım daha yaklaşacağız. Çevrede söylenen klişe sözlere inat hem sosyal hem bilgili insanlar olarak hayatımızı dolu dolu yaşayıp sağlığı önce kendimizde bulacağız. ‘O değil de sen şimdi ne doktoru olacaksın?’ sorusuna cevap vermekten yorulup ‘hayırlısı teyzeciğim ya’ cevabında hepimiz buluşacağız 🙂 Tıp fakültesini anlatmanın sonu gelmez arkadaşlar ama şunu söyleyebilirim mesleğe başlayan doktorların bize en büyük tavsiyesi bu günlerin tadını çıkarmamız. Kaliteli ve nitelikli doktorlar olmamız dileğiyle.. 🙂

WordPress.com.

Yukarı ↑